Kendini aramak, kendini bulmak, her şahsın derindeki arzusudur. Türk’ün vatanında kendini arayıp bulmak ise pek zordur.
Türk’ün vatanında ‘kendine giden yol’ çok uzaktan başlar. Çook uzaktan. Yollar açıksa, mevsim normalse, binbir badireden geçen Türk, kendine kadar belki ulaşabilir. Ulaştığında ise tükenmiştir, yorgunluktan kendinden geçmiştir.
Sınırlardan, Edirne, Ardahan veya Şırnak üzerinden aktarmayla ulaşır Türk kendine. Nerden çıkmış olursa olsun yola, bir Ankara, bir Anıtkabir önünden geçirmeye de mecburdur yolunu.
Yoklayın kafanızı, vatan deyince aklınıza önce Edirne Ardahan mı geliyor. Yoksa mesela Beşiktaş’ta oturduğunuz evin önü mü? Sokağınız mı? Üstüne bastığınız toprak mı geliyor aklınıza, yoksa özellikle hiç üstüne basmadığınız topraklar mı?
‘Vatan resmi’ Türk’ün aklına ‘sınırdan içeriye’ doğru bakan bir perspektifle kazınmıştır. Bu perspektifte ‘şahsa’ ulaşan menzil çok ıraktır, çok.
Bu vatanda sınırda PKK’yla çatışırken şehit olan bir er, freni patlamış, kafası dumanlı bir kamyon tarafından biçilerek kapımın önünde öldürülen küçücük bir çocuktan daha çok üzmeli, yaralamalıdır beni.
Bu vatanda Kürtler’e Özgürlük diye bağıran, hayatımda hiç karşılaşmadığım bir Kürt vatandaş, yan dairemde oturan, ne yaptığı asla belli olmayan, ama son model Mersedes’inden hiç inmeyen adamdan daha çok ürkütmelidir beni.
Bu vatanda Avrupa’da siyaset konuşan Orhan Pamuk, mahallemde dolaşan sapıktan çok daha tehlikeli olmalıdır benim için.
Aşağıdaki yukarıdaki, sağdaki soldaki sınırlardan başlayarak beni bana kadar getiren bütün bu mecranın adı vatandır. Tümden bana, bir türlü gelemeyen vatan.
Kapımın önünde dev gibi bir kamyon küçük bir çocuğu ezmiş, parçalamış, Bu çocuğun yardımına koşmak için yolum uzundur. Şırnak’tan çıkarım yola. ‘Gafil’ avlanmış bir şehit Mehmetçik, ‘etkisiz hale’ getirilmiş bir PKK’lı terörist varsa oralarda, onları da sırtıma yüklerim. Bu arada yolda Ahmedinejad’ı Anıtkabir’e doğru çekiştiririm. Bütün Atatürk caddelerinden geçerim. Bütün Atatürk büstlerinin önünde başımı saygıyla eğerim.
Evime ulaştığımda, şehit Mehmetçikle, ‘etkisiz hale’ getirilmiş PKK’lı gencin cesedini tam paspasımın üzerine sererim. Artık küçük kız çok uzakta kalmıştır. Küçük kızla aramda iki ceset, bir küstah Ahmedinejad ve daha neler neler vardır.
Bu görüntüden ürkerim. Evin içine girerim. Daha doğrusu eve kaçarım. Kapıyı kilitlerim. Koşup içeriden bir Türk bayrağı alıp balkona asarım. Asmazsam, kendini ararken yolunu kaybetmiş bir başka Türk, burası vatan mı değil mi diye, kolaçan etmek için eve girebilir. Kendine ulaşmak için benim evden geçmeye kalkışabilir. Ne olur, ne olmaz.
Kapımın önüne ulaşmak, benliğime kavuşmak için ta fizandan gelmişimdir. Benliğimle gözgöze bile gelemeden, yorgunluktan çökerim. Uyuyakalırım.
Ve rüyamda, yoğurt gibi homojen bir vatan görürüm. Her yerinde herkes aynı mayayla yaşıyordur. Rüyamda her evi ziyarete gelmiş birer Ahmedinejad vardır. Ve her evdeki Atatürk resmine küstahça arkasını dönmüştür. Her kapının önünde kendine ait bir şehit, bir terörist cesedi vardır.
İşte böyle bir memleket düşlerim. Bu ‘evlere servis’ memleket hayali beni rahatlatır. Çünkü bu sayede hiç olmazsa yorulmam. Hiç olmazsa, bunca felaketi kendi evime, üç günlük yoldan, kendi kambur sırtımda taşımak zorunda kalmam.
Böyle bir memlekette ezilmiş parçalanmış küçük kız hep bana uzaktır. Ben, hep bana uzağımdır. Çocuğumun okulu hele, bana çok çok uzaktır. Onlara yaklaşmaya kalkışmam. Ömrümü beyhude yollarda tüketmem.
Öte yandan başka bir ülkede, bir başka diyarda, başka vatanlar vardır. Başka vatandaşlar vardır. Bu vatandaşlar ezilen küçük kızın yanına saniyesinde varır. Çünkü o anda, yalnızca ve yalnızca küçük kızın yattığı yer, onun vatanıdır.
Bu bambaşka vatandaş, benliğinden çıkabilmek, kurtulabilmek için vatanına ulaşır. Benliğini bulmak için değil. Bu başka vatandaşın vatanında, uzak uzaktır, yakın yakındır. Bu mümkündür. Çünkü, uzak uzaktakilere, yakın yakındakilere teslim edilir. Onlardan sorulur.
Abdullah Gül geçtiğimiz günlerde çok önemli cümleler telaffuz etti bence. Gül, Guardian gazetesine verdiği demeçte, ABD’nin bundan böyle küresel politikaları tek başına şekillendiremeyeceğini, diğer ülkelerle güç paylaşımına gitmesi gerektiğini söyledi. “Tüm dünyayı tek bir merkezden kontrol edebileceğinizi sanmıyorum. Büyük uluslar var. Muazzam nüfuslar var...” Gül’ü bu çıkışı için kutlamak gerekiyor. Ama sormak da lazım. Peki, Türkiye tek bir merkezden idare edilebilir mi? ‘Ben’ olmadan, ‘Benliğe’ giden kısa yollar olmadan, Türkiye dünyada varlığını hissedebilir, hissettirebilir mi?
Ferhat KENTEL Gazetem Nette yazmış bir kısmını buraya aldım ;
Biliyor musunuz? Bütün dünya Türklere düşmanmış, bütün dünya Türkleri önce parçalayıp, sonra küçük lokmalar halinde yutmaya niyetliymişler; Amerikalılar Türkiye’de dünya rezervlerinin yüzde 70’inin bulunduğu bor madenini ele geçirmek için bizi bölmeye çalışıyorlarmış; ABD Ortadoğu’da egemenlik kurmak için Türkiye’de ‘Ilımlı İslam’ projesini tezgahlamış; Abdullah Gül Amerikalılarla antlaşma imzalamış, ‘Sözde Kürdistan’ kurulacakmış; AB Kürtleri kullanarak, terörü besleyerek Türkiye’yi bölmeye çalışıyormuş; orman yangınlarını Yunanlılar çıkarmışlar; Ermeniler soykırımın tanınmasını sağlayıp, bizden toprak talep edeceklermiş; Yahudiler, gelecekte ‘Büyük İsrail’i kurmak için, güneydoğu bölgemizdeki tarım arazilerini satın alıyormuş; Rum Ortodoks Patrikhanesi ekümenik olma iddiasıyla İstanbul’da bağımsız bir devlet kuracakmış; misyonerler fakir insanları parayla Hıristiyan yapıyormuş; başörtülü kızlar kendilerine para verildiği için başörtüsü takıyorlarmış; yabancılar milli değerlerimizi unutturmak için bize ahlaksızlık öğretiyorlarmış; Türklüğümüzü unutturmak için Ata’mızın heykellerini kaldırmamızı istiyorlarmış; Tuzla tersanesinde işçi ölümleri aslında dünya piyasasında öncü bir yere sahip olan gemi inşa sanayimizi baltalamak için hazırlanan bir komploymuş; İstanbul Bilgi Üniversitesi’ni Soros satın almış; Taraf gazetesi aslında Fethullahçıymış...”
Biliyor musunuz? Boğaziçi, Bilgi ve Fatih üniversitelerine başörtülü öğrenciler giriyorlarmış; üst kat komşumuz gizli Ermeniymiş, alt kat komşumuz Sabetaycıymış; karşı komşumuz Kürt bakkaldan alışveriş yapıyormuş; iki alt komuşumuzun kızı yabancı birisiyle evlenecekmiş; sol çaprazdaki dul komşunun evine bir erkek girmiş; sağ çaprazdaki bekar öğrenciler dün gece alem yapmışlar; liseden dönem arkadaşımız türbana özgürlük bildirisine imza atmış; işyerindeki müdür yardımcısının eşi kapalıymış; sekreter Aleviymiş, gizli gizli oruç yiyormuş; şu evine bayrak asmamış, bunun evinde Atatürk resmi yokmuş...”
Ve herkes komplo ve paranoya tepsisinden beslenirken, biraz durup mesafe almak gerekiyor. Mahkemeleri mahkeme kararlarıyla, psikolojik harekatçıları harekatlarıyla başbaşa bırakıp, şimdi sosyalistlerin, müslümanların, çağdaşların, Türklerin, Kürtlerin ve tüm bireylerin bakmaları gereken mevzu şu. Her darbe, her darbeci müdahale bizim hayatımızı ‘biz ve onlar’, ‘siyah ve beyaz’ diyerek ikiye bölüyor... Yarattıkları paranoya hayatımızı karartıyor, içiçeliğimizi bozuyor, parçalıyor, bölüyor ve komşumuzu bile düşmanlaştırıyor. Oysa bu bizim hayatımız değil... Parçalanan hayatlarımızı yeniden birleştirmek için öncelikle korkularımızın nasıl bu kadar yaygın olduğunu düşünmek gerekiyor. Belki o zaman, kaybetmekten çok korktuğumuz özgürlüklerimizin önünün açılabileceğini görürüz.
Toplu intihar Eh, bir ülkede yaşanabilecek en büyük rezaleti de yaşıyoruz nihayet. Yargı bürokrasisi kendi halkına ve ülkesine savaş açtı. Dokunulmazlık zırhının arkasına saklanarak ülkenin siyasi ve iktisadi istikrarını bozmak, Meclis’in egemenliğini yok saymak, kendi iradelerini halkın iradesinden güçlü kılmak, o “kutsal” kuvvetler ayrımını fütursuzca çiğnemek için harekete geçtiler. Anayasayı da, yasaları da yok sayıyorlar. Açıkça suç işliyorlar. Umurlarında bile değil. Önceki gün Yargıtay, izandan yoksun bir muhtıra yayınlamıştı. Dün de, genel sekreteri darbeleri açıkça övmüş olan Danıştay da, bir muhtıra yayınlayarak “ayaklanmaya” katıldı. Bir yargı ayaklanmasıyla karşı karşıyayız. Neye karşı ayaklanıyorlar? Gücünü halkın iradesinden alan Parlamento’nun egemenliğine karşı. Ayaklananların zihniyeti zaten muhtıralarında açıkça görülüyor. Yargıtay önceki günkü muhtırasında, “türban yasası”ndan söz ederken aynen şöyle diyordu: “Engellenemeyen bir hızla geçen yasa...” Kelimeye dikkat eder misiniz, “engellenemeyen.” Parlamento’da bulunan dört partiden üçünün oylarıyla kabul edilen yasanın “engellenemediğinden” yakınıyor Yargıtay. Bu üç parti, toplumun yaklaşık yüzde seksenini temsil ediyor. Ve, Yargıtay, arkasında böylesine büyük bir güç bulunan bir parlamentonun kararlarının “engellenememesinden” yakınıyor. Kim engelleyecek parlamentoyu? Parlamentoyu engellemeye kalkmak büyük bir suçtur. Bunu söylemek bile suçtur. Bir ülkede halkın oyuyla seçilen parlamento, kararlarını “bağımsız” bir biçimde verir. Kurallara uygun bir biçimde verildiği sürece parlamentonun kararları kesindir ve onlara herkes uymak zorundadır. Bizim yargıçlar farkında değil galiba ama onlar da uymak zorundadır. Canlarını sıkan da bu zaten. Ne dünyadan, ne gelişmelerden, ne çağın gerçeklerinden haberdar olan yargıçlarımız, “kafalarındaki” baskıcı, demokrasiden uzak, halkı önemsemeyen, parlamentoyu sindiren bir “rejimi” muhtıralarıyla gerçekleştirebileceklerini sanıyorlar. Sanki bu ülkede yetmiş milyon insan yaşamıyor. Sanki bu insanların, nasıl bir ülke ve nasıl bir hayat istediklerini söyleme hakları yok. Elli tane yargıç oturacak, bütün topluma nasıl yaşaması gerektiğini dikte ettirecek. Bunun olabileceğine inanıyorlar. Anadolu’da, şehirlerde, sokaklarda hiç dolaşmadıkları, insanlarla hiç konuşmadıkları o kadar belli ki. O günlerin geçtiğini hâlâ fark edemiyorlar. Parlamento’nun yanı sıra en büyük hedeflerinden biri de Avrupa Birliği. Çünkü kendi mesleklerini iyi yapamadıklarının en büyük göstergesi, evrensel hukuk kurallarına uyan Avrupa Birliği’nin ölçütleri. Ne zaman bizim yargıçların aldığı kararlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitse rezil oluyoruz, çünkü bunların hukuka uymadığına karar veriliyor. Bizim yargı da kendinden kuşkulanmak yerine evrensel hukuktan kuşkulanmayı tercih ediyor. Hukuku ve halkı değil, devleti korumanın önemli olduğuna inanan bir zihniyetin sahibi çünkü onlar. Askerî darbeleri pervasızca övüyorlar, 28 Şubat darbesinde koşa koşa Genelkurmay’a gidip hiç hicap duymadan brifing alıyorlar, 27 Nisan muhtırası karşısında seslerini bile çıkarmıyorlar, 367 kararı gibi bir ucubeyi gönül rahatlığıyla kabulleniyorlar, Şemdinli savcısının hayatı mahvedilirken ağızlarını açmıyorlar. Ama Parlamento’ya müdahale etmek istiyorlar. Edemeyecekler. Bu ülkenin insanları nasıl yaşayacaklarını yargıya sormayacak. Cumhurbaşkanlığı seçimlerini engelleyebilirler, partileri kapatabilirler, kaos yaratabilirler ama bu topluma kendilerini kabul ettiremezler, saygın bir güç olmaktan çıkarlar. Ardı ardına yasalara aykırı muhtıralar yayınlayarak aslında bizim yargı sistemi intihar ediyor. Toplumla bağlarını koparıyor. Hukuk sisteminin cansuyu halkın gösterdiği kabuldür, halk yargıyı saygıdeğer bulmadığı zaman o yargı sisteminde bir bozukluk var demektir ve hayat onu değiştirir. Yargı sistemimiz hakkı olmayan bir iktidarı ele geçirmeye çalışıyor. Hukuksal bir darbe yapma peşinde. Bunu yapamayacaklarını bile anlayamıyorlar. Geçici bir süre için ülkenin istikrarını bozacaklar, belki bu istikrarsız ortamda başka gelişmelerin olmasını umacaklar. Ama bu çok kısa sürer. Bir seçim daha olur, halk 27 Nisan’a verdiği cevabı yargıya da verir. Bu ülke demokrasiye ve hukuka kavuşacak. İşin en acıklı yanı hukuka, hukukçularımıza rağmen kavuşacak olmamız. Ne yapalım ki hukukla bu hukukçular yan yana duramıyor. Birine sahip olursak öbürüne sahip olamıyoruz. Bu ülke hukuku seçiyor. Hukuku seven, hukuka saygılı hukukçularını da bulacaktır.
çok olmadığımız kesin çok olan tarafta değiliz çok olan tarafta olmayacağız türkiye'de kürt olacağız kürtlerde ermeni ermenilerde süryani gidip almanya'da türk olacağız hollanda'da surinamlı fransa'da cezayirli iran'da azeri amerika'da zifiri zenci olacağız çoğalan zencide mutlaka kızılderili israil'de filistinli köpeğin karşısında kedi kedinin karşısında kuş olacağız kuşun karşısında börtü böcek hakemler hep karşı takımı tutacak ve biz hep yedi kişiyle tamamlayacağız maçı çiçeklerden kamelya olacağız az kolumuzun tarafında solda olacağız bu itirazın ilk şartı solda da az olacağız devrimi çoğaltırken çünkü bir başka devrime hızla azalacağız
Elitizmin kökleri 2500 yıl öncesine uzanıyor. Peki ama neden hâlâ bu kadar güçlü?
Elitizm ya da seçkincilik, sınıflı toplumların düşünce geleneğinde fazla köklü bir gelenek. O kadar köklü ki, hem elitler, hem kendini elit sanıp da elit olmayanlar hem de ne elit olup ne kendini elit sananlar bu gelenekten payını alabiliyor. Mesela (Buket Aşçı’nın hatırlattığı üzere 1994’te) “Hakkari’nin dağındaki bir çobanla, İstanbul’daki bir profesör aynı oy verme hakkına sahip ” oluşundan yakınan Aziz Nesin ilk gruba örnek; ikinci grubun örneği pek güncel: Aysun Kayacı yine kafayı dağdaki çobanla kendi oyunun eşit oluşuna takmış, ama bunu bilgi düzeyinden çok vergi verme düzeyindeki farkla açıklamaya çalışıyor. Sonuncusuna örnek ise baştakilerin pek bir akıllı, bilgili, iyi olduğunu varsayarak “Allah sizi başımızdan eksik etmesin” diye zaman zaman duaya duran dağdaki çoban, masadaki memur, kondudaki işçi, yani çoğumuz. Bu son grubun tavrını “yanlış bilince” yorup düzelmesini uzun vadeye, köklü toplumsal mücadelelere bırakmak olası. Kayacı gibileri ise, “Pardon, sen biliş kabiliyetinle değil salınış kabiliyetinle üste çıkmış birisin. Elit falan değilsin,” diye uyararak yahut da düpedüz ciddiye almayarak savuşturmak mümkün. Ama bu elitizmin düşünce elitlerinde tezahürü en tehlikeli olanı. Zira demokrasiyi eşit oy ilkesine eşitleyerek bu grubu ikna etmek pek kolay değil. Onlar çok iyi biliyor ya da seziyor ki burjuva demokrasisini uygulayan ya da uygular gibi görünen ülkelerde hâkim olan şey sadece bir sandık demokrasisi, yani bir biçim. Bir şeyin biçimine fazla sarılıyorsanız çok büyük ihtimalle içeriğinde bir takım alicengiz oyunları çeviriyorsunuz demektir. Başbakan daha yenilerde göğsünü “oy verme eşitliği”ne siper edip onu “demokrasinin en asli unsuru” ilan etmedi mi? Yani mesela burjuva demokrasisinin bile görünürdeki asıl amacı olan halkın iktidarın asıl sahibi olması noktasını asli unsur saymadı Erdoğan. Bu içerik (aslında hepten önemsizdir ya) tâli oluverdi. Öyle ya, bugün biraz dikkatli bakan herkes eşit oy hakkının halkın egemenliğini sağlayamadığını, seçimlerde seçilmenin büyük ölçüde parti önderlerine sadakat ve epeyce dolgun bir kese olduğunu görür. Buna elitlerimiz de dâhil. Böyle olunca (gönlü halktan yana olduğu su götürmez) Aziz Nesin gibi önemli yazarlardan diyelim ki bir sosyal bilimler profesörüne kadar herkesten bir elitler diktatörlüğü özleminin dillendirildiğini duymak mümkün. Eh, diplomasi gereği, bu tür özlemler öyle açık açık dillendirilmiyor, mesela dost toplantılarıyla ya da az kadrolu lisansüstü dersleriyle sınırlı kalabiliyor; elitler dengeleri ve sınırları son derece iyi bilir. Bu sınırı aşabilmek için insanın Aziz Nesin gibi had safhada dürüst ya da Aysun Kayacı gibi had safhada patavatsız olması gerek.
Platonun aşçıları ve doktorları Sosyal bilimlerde her şeyi götürüp Antik Yunan’a dayandırmak da, elitizm kadar olmasa da, köklü bir gelenektir. Ama bu konuda yılanın başının izini oraya kadar sürmek çok daha kolay gibi. Platon’un demokrasiye duyduğu tiksintiden bahsettiğimiz konuya ilgi duyanlarca anlaşılmıştır. Diyalog metinlerinde Platon’un sözcüsü olarak işlev gören Sokrates, basit bir hastalıkta bile çareyi ilk önümüze gelene değil de doktorlara sorarken, devlet yönetmek gibi önemli bir meselede işi en fazla bilgi sahibi olanlara değil de en fazla oy toplayana emanet edişimize çok şaşar. Sokrates böyledir, herkese en doğal gelen şeyler onun için şaşırtıcıdır. Öyle ya, devlet yönetmekle ilgili en ufak bir bilgisi olmayan iyi bir demagog, ağzı fazla laf yapmayan bir siyaset uzmanından daha çok oy alarak devlet gemisinin kaptan koltuğuna oturabilir. “Aşçılık,” der Platon “tıp gibi davranır, hangi yiyeceğin bedene en yarayışlı olduğunu bilirmiş numarası yapar.” Gazete sayfalarını dolduran sağlıklı besin haberlerini düşünürsek, hiç de 25 yüzyıl öncede kalmış gibi görünmeyen Platon şöyle devam ediyor Devlet’te: “Eğer sağlık konusunda doktorlarla aşçılar yarışacak olsa, hakemler de çocuklar olsa, doktorlar açlıktan ölürdü!” Bizim elitlerimize göre, içlerinde yaşadıkları toplum çocuklardan farksız. Onlar, dağdaki çobandan nefret ettiklerinden böyle konuşmuyorlar. Birçoğu, fazla samimi olmamak kaydıyla, onlara şefkat ya da sevgi de besliyor olabilir. Mesela kendini elit sanan Kayacı’nın çok tartışılan sözlerinin geçtiği aynı programda harbiden elit olan yazar Pınar Kür, “Otursun memleketinde , niçin geliyor buraya? ” diye şehre göç edip gecekondularda yaşayan köylülere kızıyordu. Onlar köylerinin pitoresk ve idilik manzarası eşliğinde (uzaktan bakınca yerdeki tezeği değil de ağaçlar içinde akan dereyi görmek daha kolaydır) koyunlarıyla ve ekinleriyle baş başa, mutlu mesut refah müreffeh yaşasalar, eminim, çok da mutlu olur Pınar Kür. Pek çok konuda haklı olabilirler. Gerçekten de bu, biçimden ibaret “demokrasi” (ya da Mahir Çayan’ın kullandığı ve sonraları o oyunun içinde yer alanlarca bile kullanılacak kadar yaygınlaşan adla “demokrasicilik oyunu”) olası yönetimlerin en kötülerinden biri. Gerçekten de kendileri eğitimli ve bu ülkede yaşayanların çoğunluğu alabildiğine eğitimsiz. Ama bilmedikleri ya da 1990’ların sınıfı defterden silmeye çalışan rüzgarlarının amnezik etkisine maruz kaldıkları için hatırlamadıkları bir şey var: “Toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çok” olanlar aynı zamanda bütün değerleri üretenler. Bu değerlere kültür de dahil. Dağdaki çobanlar sütü, yumurtayı çocuklarından esirgeyip elitlere satıyorlar, zekâları daha keskin olsun diye. Masadaki memurlar o kadar çok evrak okuyorlar ki kitap okumaya mecalleri yok. Tezgâhtaki işçiler, söz gelişi tersanelerde ölmekle o kadar meşguller ki, varoşlarda Oksford olsa da okuyamazlardı, bu yüzden üniversite sıralarını elitlere bırakıyorlar. Ama bu arada dünyanın en zor üniversitesinin en zor “sınıf” ında okuyorlar. Dünyayı geç ve güç, ama rahat “sınıf” larda oturanlardan çok daha iyi öğreniyorlar; bir ara denk düştüğünde, değiştirmek için. Barış YILDIRIM
Akşamüstü bir haber, “Soner’in evini polisler basmış.” Arkasından bir haber daha, “Soner’i gözaltına almışlar.” “İstanbul’a getiriyorlarmış.” Ne yapmış Soner böyle evi basılacak, gözaltına alınacak, polis refakatinde İstanbul’a getirilecek? Bir partinin, “Ergenekon’un evrak dairesini” andıran belgeleri arasında bulunan “Yargıtay krokisiyle” yargıçlara ait “fişleme” kayıtlarını bulup yayınlamış. Dünyanın her yanında iyi bir gazeteci ne yapacaksa onu yapmış. Bunun bir suç olduğunu mu düşünüyorsunuz, o zaman çağırır ifadesini alırsınız. Ev basmalar, gözaltına almalar da ne oluyor? Darbe hazırlığı mı yaptı Soner, çete mi kurdu? Biz “darbe hazırlayanların” suçüstü yakalandığını, darbeyle ilgili belgelerin gerçek olduğunu açıkladık. Bizim medyanın bir bölümü dut yemiş bülbüle döndü. Nedense bizim medyanın “o bölümünün” darbelerden bir şikâyeti yok. Biz, “Darbe hazırlıyorlarmış” diyoruz... O medya da “Uzlaşsınlar” diyor. Garip bir diyalog. “Darbe” haberi karşısındaki o müstehcen sessizlikleri, “kimle kimin uzlaşmasını” istediklerini gösteriyor zaten. Bizim Soner’i gözaltına aldıran “hukuk sistemimizden” de darbecilerle ilgili bir ses duyulmadı. Darbe yasak olmaktan çıktı mı? Generallere darbe düzenleme özgürlüğü veren gizli yasalarımız mı bulunuyor? “Darbe hazırlamışlar, belgesi var” diyoruz. Bizim “uzlaşma” düşkünü medyada tek satır yok. Acaba bizim medyada “belgelenmiş bir darbe hazırlığının neden haber değeri bulunmadığını” anlatabilecek biri çıkar mı? Bir dinlemek isterdim doğrusu buna cevap verebilecek yiğidi. Ergenekon çetesinin üstüne giden gazetelere “dinci” diyeceksiniz, darbe haberini görmeyeceksiniz, eski bir generalin orduya ait bombaları Ergenekon sanıklarına verdiğine dair itiraflara kulaklarınızı kapatacaksınız ve siz “gazeteci” olarak ortada dolaşacaksınız. Bu yaptığınızın bir adı var beyler... Ama onun adı “gazetecilik” değil. Darbecileri görmezden gelmenin adı da hukuk değil zaten. Bizim Soner gözaltına alınacak... Darbecilere “adın nedir” diye bile sorulmayacak. Bizim de bunları normal karşılamamız beklenecek. Biz bunları normal karşılamayız. Bugün ülke olarak Cumhuriyet tarihinin en büyük çetesiyle karşı karşıyayız. Bu çetenin çok geniş bir ağ oluşturduğu her gün biraz daha ortaya çıkıyor. Bu Ergenekon çetesini koruyup kollamak isteyen medya, demokrat güçlerin birleşmesini engellemek için “AKP karşıtlığını” Ergenekon yandaşlığına çevirmek istiyor. Basit bir soru sorun: Neden AKP karşıtı olduğunuz için korkunç bir çetenin yandaşı olmak zorundasınız? AKP’ye karşı olun. AKP’yi eleştirin. AKP’nin bencil kurnazlığını afişe edin. Bunları yaparken Ergenekon çetesini ve darbecileri korumanız gerekmiyor. Bakın, hepimizin hayatın içinde nerede durduğumuzu gösterecek küçük bir soru var: Evrensel hukuktan yana mısın, değil misin? Evrensel hukuk... Hani şu gelişmiş ülkelerdeki insanların güven ve özgürlük içinde yaşamalarını sağlayan hukuk anlayışı. Bundan yanaysanız, çetelere ve darbelere karşısınız. Halkın seçimine, bu seçim sizi çok üzse de saygılısınız. Sevmediğiniz partiyi iktidardan düşürmek için siyaseten her şey yapma hakkına sahipsiniz. Ama o partiyi askerî ya da hukuksal darbeyle yıkamazsınız. Çünkü eğer yıkarsanız, sadece o partiyi değil, geleceğinizi ve çocuklarınızı güvenceye alacak olan hukuk sistemini de yıkmış olursunuz. Hukuksuz bir ortamda, silahı olanlar sizi her zaman ezer. Hukuk ve silah yan yana gelmiyor. Siyasetin içine silah sokan herkes hukuktan uzaklaşır. Biz darbecilere karşıyız, çetecilere de karşıyız... Bunun tek bir nedeni var. Biz “evrensel hukuktan” yanayız. Bu ülkedeki bütün insanlar barış ve güven içinde yaşasın istiyoruz. Biz hukuktan vazgeçmeyiz... Hukuk olmadığı zaman kaba güç egemen oluyor, silahsız insanlar aşağılanıyor. Ne kendimizin, ne de halkımızın aşağılanmasına razıyız. Gözaltına alsanız, suç duyurularında bulunsanız, iftiralar atsanız da bundan vazgeçemeyiz. Aşağılanmaya razı olmak bize zor geliyor çünkü.
Mezun olduğu lise de üniversite de Türkiye’nin en iyi okulları arasında bulunan çok sevdiğim bir arkadaşım aradı geçen sabah. “Ne zaman dostlarımızla yollarımız bu kadar ayrıldı?” dedi. Anlamadım önce. O anlattı. Lise arkadaşlarının kurduğu bir “mail grubu” varmış. Ulusalcı, faşist görüşler, demokrat görüşlerden çok daha fazlaymış. “Ne zaman böyle oldu bu insanlar?” “Halklarıyla karşılaştıklarında,” dedim. Kravat takmayı beceremeyen, dans edemeyen, eşleriyle lokantaya gitmeyen, yabancı dil konuşamayan, sanattan pek anlamayan, hayatında hiç Brahms dinlememiş, tiyatroya uğramamış bir kalabalık, kendilerine benzeyen siyasi yöneticiler ve kendilerine benzeyen Anadolulu geniş bir sermaye grubuyla ortaya çıkıp da iktidarı ele geçirince... Bir de İstanbul sermayesine diklenince... Kendilerini “terbiye” etmeye çalışan yargıyla orduya boyun eğmeyince... Üstelik de epey “muhafazakâr” olan kültürlerini gemilerinin direğine bayrak gibi çekince... İyi yetişmiş şehirlilerde bir panik ve öfke patlaması ortaya çıktı. “Geliyorlar” çığlıkları şehirlerin semalarında yankılandı. “Kadınlarımızın başlarını örtecekler, lokantalarımızı kapatacaklar, konser salonlarımıza kilit vuracaklar, hayatlarımıza müdahale edecekler, din yönetimi kuracaklar,” telaşı başladı.
Muhafazakârlar da, ilk kez böylesine güçlü bir şekilde ele geçirdikleri iktidarın tadını çıkararak, “aslında yapsak iyi de, biz yapmayacağız herhalde” diye alaycı ve korkutucu bir üslup edinince... İlişkiler iyice koptu. Cumhuriyet kurulduğundan beri kendi küçük kozalarında, “halkın” eğitimi, daha iyi yaşaması, daha özgür olması, gelişmesi için parmaklarını kıpırdatmadan yatmış bu şehirli azınlık, iyi örgütlenmiş, arkasında sermaye desteği olan bu “çoğunluk” karşısında ne yapacağını şaşırdı. Çaresizdiler.
Osmanlı’da da, Cumhuriyet döneminde de ezilmiş, sömürülmüş, damarlarındaki bereketi emilmiş, köylerine, kasabalarına, gecekondularına hapsedilmiş bir kalabalık şimdi zincirlerinden boşanıyor, şehirlilere “sizin hakimiyetiniz bitti” diyordu. Şehirlilerin çok sevdiği, kültürünü, yaşama biçimini paylaştığı Batı ise bu “gelişmemiş” kalabalığı tutuyordu. “Demokrasilerde halkın dediği yapılır” diyordu.
Seksen yıl boyunca sadece bir kelime olan “demokrasi” birden somutlaşıyor, etlenip kemikleniyor ve “cahil bir kalabalık” olarak ortaya çıkıyordu. Şehirliler, kültürünü, giyimini, mutfağını, müziğini sevdikleri Batı’nın felsefesiyle, üretimiyle, sosyal mücadelesiyle hiç ilgilenmediğini anlıyordu. Ve, inanılmaz neredeyse acıklı bir “ikileme” düşüyordu. Çok sevdiği Batılılar gibi olmak isterse “demokrasiyi” kabul edecek ve kültürü Batılılara benzemeyen bir “kalabalık” tarafından yönetilecekti. Ya da Batı’nın kravatını, şarabını, dansını alacak ve diğer “değerlerini” reddedecek ama o zaman da o çok küçümsediği “Ortadoğu ülkelerindeki” ilkel diktatörlüklerden biri olacaktı. Yaşam tarzı Batılılara hiç benzemeyen “kara kalabalık” ise Batı’nın en gelişmiş değerlerinin temsilciliğini de üstleniyor ve şehirliler bir de Batı tarafından küçümsenen “ilkellere” dönüşüyordu. Nereye dönseler bir çıkmaza çarpıyorlardı.
Batılı bir yaşam tarzını “Batılılık” sanmak yanılgısını 80 yıl sürdüren Cumhuriyetin şehirli çocuklarının yüzüne hayatın gerçekleri ardı ardına vuruyordu. Yapay, köksüz, felsefesiz bir Batılılığı “modernlik” sanan dedeleriyle babalarının kefaretini ödemek bu kuşağa düşüyordu. Halka da, Batılılara da düşman oldular. “Ordu gelsin, darbe olsun, bu insanların partileri kapatılsın” diye bağırmaya başladılar.
Böyle yaparken, yaşam tarzları yüzünden kendi halklarından, siyasi değerleri yüzünden de çok sevdikleri Batı’dan koptuklarını, yalnızlaştıklarını, herkes tarafından küçümsendiklerini hissetmenin garip utancı da içlerine yerleşiyordu. Şehirli azınlık bu açmazdan kurtulamaz. Ne ordu, ne yargı, ne medya kurtaramaz onları. Bin defa darbe yapsalar, bin defa partileri kapatsalar, bu halk aynı muhafazakâr davranışları, aynı eğitimsiz yaşam biçimiyle geri gelecek.
Eğer Türkiye bir “uzlaşma” arıyorsa o uzlaşma bu noktada, bu iki kesim arasında olacak. Şehirliler “halkın” iktidarını kabul edecek, “halk” da yüzlerce yıl köylerde hapis kalmanın sonucu pek incelmeye imkân bulamamış yaşam tarzını, sanat beğenisini geliştirmeyi yavaş yavaş şehirlilerden öğrenecek. Bu arada şehirlilere biraz din, biraz gelenek, biraz “doğallık”, biraz da kendine has bir tadı olan alaturkalık öğretecek. Şehirlilerin demokratlığı, köylülerin zevkleri gelişecek. Başka bir uzlaşma yolu yok. Ve, başka bir yol olmadığını görmek de eski dostlarımızı, “şehirdaşlarımızı”, okul arkadaşlarımızı, aynı yaşam tarzını paylaştığımız “kardeşlerimizi” herkese karşı öfkeli ve düşman kılıyor. Türkiye, tarihinin en zor ama en gerçek “uzlaşmasını” sürtüşmeler olmadan sağlayamayacak. Ama, bu nokta aşılacak, herkes gerçeği kaçınılmaz olarak kabul edecek. Şehirliler, demokrasi içinde şarap içip dans etmenin tadını çıkaracak, gizli korkularından, vicdan azaplarından kurtulacak, doğal ve rahat bir ortamda hayatını sürdürmenin huzurunu hissedecek. Halk da incelmiş zevklerin hayata daha bir derinlik ve hoşluk kattığını anlayacak. Dünyanın en güzel ülkesinde barış böyle yaşanacak. Ve, emin olun o barış bir gün mutlaka gelecek.
28.03.2008 Ahmet Altan
Tarih: , Saturday, Mart 29, 2008 Kategori: YAZILAR
“Ne kadar az yer, içer, kitap okursan, tiyatroya, dansa, meyhaneye ne kadar az gidersen, ne kadar az düşünür, sever, kuram yaratır, şarkı söyler, resim ve eskrim yaparsan, o kadar fazla sermaye biriktirirsin; mezar böceklerinin ve toprağın yok edemeyeceği hazinen o kadar büyür. Kendin ne kadar azalırsan o kadar çoğa sahip olursun; kendi öz hayatını dile getirmenle dışsallaşmış hayatını dile getirmen ters orantılıdır; yabancılaşmış varlığın gitgide büyür.”
KARL MARX
Tarih: , Perşembe, Mart 20, 2008 Kategori: YAZILAR
Sekiz Mart kutlanmaz. Bayram mı bu kutluyorsunuz, sekiz Mart kanın ve canın verilmesinin sembolü; direnmenin bayrağıdır, ancak anılır. Anma da düğün bayram şeklin de, şakıdım şakıdım oynayarak, şarkı türkü söyleyerek değil; direniş ruhuna uygun yapılır.
Geçenlerde şehrin merkezinden ve 'kutsal bilgiden' uzak bir kahvehanede bir sokak filozofuna rastladım. Yalnızca okuma yazması vardı, o kadar. Herkes etrafına oturmuş memleket siyasetiyle ilgili sorular soruyordu. O da her konuyu derdest edip bir köşeye atıyordu. Memleketin meşhur cahiliyle karşılaşınca fırsatı kaçırmadım. Hemen sordum ona Türkiye'nin en derin sorularını. İşte cevapları. Soru: Erdoğan laik mi? İşte cevabı: Erdoğan hep ama hep Baykal kadar laikti. O da Baykal gibi, kendi dini görüşlerini, kendi din yorumunu herkese yaymak isterdi. O da mütevazı bir 'devlet diyanet işleri' ve kendine ait imamları olsun isterdi. Aynı Baykal gibi devletin dini kendi dini olsun arzu ederdi. O da Baykal gibi, kendi dini görüşleri bütün liselerde din dersinde okutulsun hoşuna giderdi. Bunun ötesini bilmem. Bilemem, çünkü cahilim. Laiklik diye bildiğim, bu memlekette laiklik diye gördüğümdür. Ama diyorlar ki, bu eskidenmiş, şimdi Erdoğan değişmiş. Artık Baykal gibi değilmiş. Artık bunları istemiyormuş. Kimileri de diyor ki, takiye yapıyor. Yalan söylüyor. Değişmemiş. Hâlâ tam Baykal kadar laikmiş, ne eksik ne fazla, ama bunu halktan gizliyormuş. Benim aklım buraya kadarına eriyor. Cehalet işte bir yerde tıkanıyor. Siz okumuşlar belki kafamı açarsınız. Allah rızası için bekliyorum. Soru: Liberaller, İslamcılar, ulusalcılar ve ötekilerin 'ötekisi' kimdir? Biliyor musunuz? İşte cevabı: Evet, onları biliyorum da, cehalet işte söylediklerini bir türlü anlayamıyorum. Çok ince düşünüyorlar. Ama onlar hakkında bir şeyi çok iyi biliyorum. 'Ama' kelimesini çok seviyorlar. Onların yazılarını okurken 'ama' kelimesine çok sık rastlıyorsunuz. Terazinin bir kefesine bir şey koyduklarında karşı kefesine mutlaka bir 'ama' koymayı ihmal etmiyorlar. Dengeli insanlar. Kantarın topuzunu kaçırmıyorlar. Önce 'ama' diyorlar sonra düşünmeye başlıyorlar. Bu huylarının sürekli muhalif olmaktan kaynaklandığını söylüyorlar. Askere, muhtıralara, darbelere de karşılar, ama... Ama işte orada 'ama' demek olmadı. Bu kadarını anlıyoruz. Çünkü bu 'ama' raconu fena halde bozdu. Aslında onlar için en güzelini bizim 'libero Kazım' söyledi. Abi, dedi, onların derdi büyük. 27 Nisan penaltısında ters ayakta yakalandılar. Askerden fena bir gol yediler. Oyuna küstüler. Topu bir türlü kaleden çıkarıp oyuna devam etmek istemiyorlar. Hatta aralarında topu alıp eve gitmek isteyenler bile var. İşte bu yüzden 'küskünler'. Üzülmesinler bence. Bu memleket neleri unuttu. Bunu da unutur. Ama onlar unutmuyor. Önündeki maçlara bakmıyor. Bu kadar fena durumdalar. Ama dedim ya, zaman her şeyin ilacıdır. Barışırlar, ama... Soru: İktidarla ittifak hususunda ne düşünüyorsunuz? İşte cevabı: Bak bu soruyu iyi ki sordun. Kimi diyor, hükümet iktidar. Kimi diyor, hep devlet iktidar. Kimi diyor, aslında asker iktidar. Kimi diyor, Amerika iktidar. Kimi diyor, çoğunluk iktidar. Kimi diyor, hâlâ azınlık iktidar. Kimi diyor, yargıçlar iktidar. Kimi diyor, derin devlet iktidar. Kimi diyor, vatan hainleri iktidar. Kimi diyor, bazen biri, bazen diğeri iktidar. Kimi diyor hepsi birden iktidar. Kimi diyor, uzlaşsınlar, hepsi birden iktidar olsunlar. Yani bu konuda hiçbir şey düşünemiyorum. Cehalet işte beceremiyorum. İktidarı yakalıyorum, ittifakı kaçırıyorum. İttifakı yakalıyorum, iktidarı kaçırıyorum. Olmuyor. Bir türlü olmuyor. Soru: Kuzey Irak konusunda ne düşünüyorsunuz? İşte cevabı: Şimdi filimlerde görüyoruz. Dünyada iki türlü asker var. Fakir asker ve zengin asker. Zengin asker Amerikan filmlerindeki asker gibi. İnsan bakmaya doyamıyor. Kapı gibi. Her tarfından pırıl pırıl teçhizat fışkırıyor. Robocop sanki. Bir de fakir asker var. Kavruk, eciş bücüş. Üstü başı dökülüyor. Bizim asker de eskiden böyleydi. Ama şimdi değişti, tarz yaptı, artık çok zengin duruyor. Televizyonda Irak'a girişlerine bakıyorum, Amerikan askerinden, Fransız askerinden hiç eksiği yok, fazlası var. Artık anladım, zengin asker her yere girer. Yani, dünya senin. Hem de bütün dünya arkanda. Yalnız zengin asker girdiği yerden çıkmıyor. Zengin ama, bir türlü zengin kalkışı yapmıyor. Çünkü fakir asker öldür öldür bitmiyor. Bir de merak ediyorum. Altımızı oyan Amerika, Avrupa, niye şimdi arkamızda? Arkamızdan mı oyuyorlar yoksa? Ama olmaz, zengin asker zengin askeri oymaz. Hiç oymadı daha. Artık Türk'ün tek düşmanı kaldı dünyada. O da PKK. O da yok olursa, sakın düşmansız Türk askerlikten soğumasın. Bundan korkarım. Elbette ordumuz da korkuyordur aynı şeyden