Okuduklarım...

İnsan her gün bir parça müzik dinlemeli, iyi bir şiir okumalı, güzel bir tablo görmeli ve mümkünse birkaç mantıklı cümle söylemelidir. Goethe


* Ana Sayfa
* Hakkımda
siyah

ÖNEMLİ SAYFALARIM

Sözümüz var !

ARŞİVDEN SEÇTİKLERİM

Yoksa Siz Faşist misiniz?

Benzetmeyi Benzetme

Ben Seni Kendime Yasakladım

Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz

Alla'sen Söyle ! Nedir Aşkın Aslı Astarı

Ölüme Atlamak Yasaktır

Öldüm Çocuk

Arkadaşlarım

kutu
nymphia
prenstenes
goncaass
FilizTulu
bengisuyum
zupermen
sepya
karacocuk
metris
onurkayabasi
milkboy
oya
raciegi
oyaamma
RockMuzik
hastasiempre
2inci
crazygirL876
enar
cisil2006
ceyk
ferideozmat
USTAD
cisil
1871
zehra50
seranat
dodokusu
gecelerinkusu
eskiten
selmaelma
dsdtext
geberik74sagopakajmer
Ellie
nescafe
psipsi
axaxwin
medice
bizimada
mutfaktayim
soprano06
Enna
almulaca
burcuercis
GizaBlog
cedene
yagmurtuana
erginbay
bohcaci
yorumLUyorum
remo3311
kartalmemoli
gelecek01
murat513
POLYANNA
dostolmak
nergizcankul2
turuncudunya
pehlivanturkey
gegi
antigone1
morokuz
karamustafa
vezirhan
nanick
yyuclub
jandarg
fildisikule
bahtiyar
solcularbirligi
incesan
june25
orgun
halejim
ilhandogus
stargirl13
erguvanlar
queenofspades
sonsuzbilgi

İtirazın İki Şartı ! Nevzat ÇELİK



çok olmadığımız kesin
çok olan tarafta değiliz
çok olan tarafta olmayacağız
türkiye'de kürt olacağız
kürtlerde ermeni
ermenilerde süryani
gidip almanya'da türk olacağız
hollanda'da surinamlı
fransa'da cezayirli
iran'da azeri
amerika'da zifiri zenci olacağız
çoğalan zencide mutlaka kızılderili
israil'de filistinli
köpeğin karşısında kedi
kedinin karşısında kuş olacağız
kuşun karşısında börtü böcek
hakemler hep karşı takımı tutacak
ve biz hep yedi kişiyle tamamlayacağız maçı
çiçeklerden kamelya olacağız
az kolumuzun tarafında
solda olacağız
bu itirazın ilk şartı
solda da az olacağız
devrimi çoğaltırken çünkü
bir başka devrime hızla azalacağız

bu da itirazın ikinci şartı

NEVZAT ÇELİK

 

şiirlerimizi burada paylaştık .

 

 

 

 

 


Tarih: 15:03, Cuma, Mayıs 16, 2008 Kategori: SIIRLER
Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

Dağdaki çoban ve Platon -Barış YILDIRIM

Elitizmin kökleri 2500 yıl öncesine uzanıyor. Peki ama neden hâlâ bu kadar güçlü?

Elitizm ya da seçkincilik, sınıflı toplumların düşünce geleneğinde fazla köklü bir gelenek. O kadar köklü ki, hem elitler, hem kendini elit sanıp da elit olmayanlar hem de ne elit olup ne kendini elit sananlar bu gelenekten payını alabiliyor.
Mesela (Buket Aşçı’nın hatırlattığı üzere 1994’te) “Hakkari’nin dağındaki bir çobanla, İstanbul’daki bir profesör aynı oy verme hakkına sahip ” oluşundan yakınan Aziz Nesin ilk gruba örnek; ikinci grubun örneği pek güncel: Aysun Kayacı yine kafayı dağdaki çobanla kendi oyunun eşit oluşuna takmış, ama bunu bilgi düzeyinden çok vergi verme düzeyindeki farkla açıklamaya çalışıyor. Sonuncusuna örnek ise baştakilerin pek bir akıllı, bilgili, iyi olduğunu varsayarak “Allah sizi başımızdan eksik etmesin” diye zaman zaman duaya duran dağdaki çoban, masadaki memur, kondudaki işçi, yani çoğumuz. Bu son grubun tavrını “yanlış bilince” yorup düzelmesini uzun vadeye, köklü toplumsal mücadelelere bırakmak olası. Kayacı gibileri ise, “Pardon, sen biliş kabiliyetinle değil salınış kabiliyetinle üste çıkmış birisin. Elit falan değilsin,” diye uyararak yahut da düpedüz ciddiye almayarak savuşturmak mümkün. Ama bu elitizmin düşünce elitlerinde tezahürü en tehlikeli olanı.
Zira demokrasiyi eşit oy ilkesine eşitleyerek bu grubu ikna etmek pek kolay değil. Onlar çok iyi biliyor ya da seziyor ki burjuva demokrasisini uygulayan ya da uygular gibi görünen ülkelerde hâkim olan şey sadece bir sandık demokrasisi, yani bir biçim. Bir şeyin biçimine fazla sarılıyorsanız çok büyük ihtimalle içeriğinde bir takım alicengiz oyunları çeviriyorsunuz demektir. Başbakan daha yenilerde göğsünü “oy verme eşitliği”ne siper edip onu “demokrasinin en asli unsuru” ilan etmedi mi? Yani mesela burjuva demokrasisinin bile görünürdeki asıl amacı olan halkın iktidarın asıl sahibi olması noktasını asli unsur saymadı Erdoğan. Bu içerik (aslında hepten önemsizdir ya) tâli oluverdi. Öyle ya, bugün biraz dikkatli bakan herkes eşit oy hakkının halkın egemenliğini sağlayamadığını, seçimlerde seçilmenin büyük ölçüde parti önderlerine sadakat ve epeyce dolgun bir kese olduğunu görür. Buna elitlerimiz de dâhil.
Böyle olunca (gönlü halktan yana olduğu su götürmez) Aziz Nesin gibi önemli yazarlardan diyelim ki bir sosyal bilimler profesörüne kadar herkesten bir elitler diktatörlüğü özleminin dillendirildiğini duymak mümkün. Eh, diplomasi gereği, bu tür özlemler öyle açık açık dillendirilmiyor, mesela dost toplantılarıyla ya da az kadrolu lisansüstü dersleriyle sınırlı kalabiliyor; elitler dengeleri ve sınırları son derece iyi bilir. Bu sınırı aşabilmek için insanın Aziz Nesin gibi had safhada dürüst ya da Aysun Kayacı gibi had safhada patavatsız olması gerek.


Platonun aşçıları ve doktorları Sosyal bilimlerde her şeyi götürüp Antik Yunan’a dayandırmak da, elitizm kadar olmasa da, köklü bir gelenektir. Ama bu konuda yılanın başının izini oraya kadar sürmek çok daha kolay gibi. Platon’un demokrasiye duyduğu tiksintiden bahsettiğimiz konuya ilgi duyanlarca anlaşılmıştır.
Diyalog metinlerinde Platon’un sözcüsü olarak işlev gören Sokrates, basit bir hastalıkta bile çareyi ilk önümüze gelene değil de doktorlara sorarken, devlet yönetmek gibi önemli bir meselede işi en fazla bilgi sahibi olanlara değil de en fazla oy toplayana emanet edişimize çok şaşar. Sokrates böyledir, herkese en doğal gelen şeyler onun için şaşırtıcıdır. Öyle ya, devlet yönetmekle ilgili en ufak bir bilgisi olmayan iyi bir demagog, ağzı fazla laf yapmayan bir siyaset uzmanından daha çok oy alarak devlet gemisinin kaptan koltuğuna oturabilir. “Aşçılık,” der Platon “tıp gibi davranır, hangi yiyeceğin bedene en yarayışlı olduğunu bilirmiş numarası yapar.” Gazete sayfalarını dolduran sağlıklı besin haberlerini düşünürsek, hiç de 25 yüzyıl öncede kalmış gibi görünmeyen Platon şöyle devam ediyor Devlet’te: “Eğer sağlık konusunda doktorlarla aşçılar yarışacak olsa, hakemler de çocuklar olsa, doktorlar açlıktan ölürdü!”
Bizim elitlerimize göre, içlerinde yaşadıkları toplum çocuklardan farksız. Onlar, dağdaki çobandan nefret ettiklerinden böyle konuşmuyorlar. Birçoğu, fazla samimi olmamak kaydıyla, onlara şefkat ya da sevgi de besliyor olabilir. Mesela kendini elit sanan Kayacı’nın çok tartışılan sözlerinin geçtiği aynı programda harbiden elit olan yazar Pınar Kür, “Otursun memleketinde , niçin geliyor buraya? ” diye şehre göç edip gecekondularda yaşayan köylülere kızıyordu. Onlar köylerinin pitoresk ve idilik manzarası eşliğinde (uzaktan bakınca yerdeki tezeği değil de ağaçlar içinde akan dereyi görmek daha kolaydır) koyunlarıyla ve ekinleriyle baş başa, mutlu mesut refah müreffeh yaşasalar, eminim, çok da mutlu olur Pınar Kür.
Pek çok konuda haklı olabilirler. Gerçekten de bu, biçimden ibaret “demokrasi” (ya da Mahir Çayan’ın kullandığı ve sonraları o oyunun içinde yer alanlarca bile kullanılacak kadar yaygınlaşan adla “demokrasicilik oyunu”) olası yönetimlerin en kötülerinden biri. Gerçekten de kendileri eğitimli ve bu ülkede yaşayanların çoğunluğu alabildiğine eğitimsiz. Ama bilmedikleri ya da 1990’ların sınıfı defterden silmeye çalışan rüzgarlarının amnezik etkisine maruz kaldıkları için hatırlamadıkları bir şey var:
“Toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çok” olanlar aynı zamanda bütün değerleri üretenler. Bu değerlere kültür de dahil. Dağdaki çobanlar sütü, yumurtayı çocuklarından esirgeyip elitlere satıyorlar, zekâları daha keskin olsun diye. Masadaki memurlar o kadar çok evrak okuyorlar ki kitap okumaya mecalleri yok. Tezgâhtaki işçiler, söz gelişi tersanelerde ölmekle o kadar meşguller ki, varoşlarda Oksford olsa da okuyamazlardı, bu yüzden üniversite sıralarını elitlere bırakıyorlar. Ama bu arada dünyanın en zor üniversitesinin en zor “sınıf” ında okuyorlar. Dünyayı geç ve güç, ama rahat “sınıf” larda oturanlardan çok daha iyi öğreniyorlar; bir ara denk düştüğünde, değiştirmek için.
Barış YILDIRIM


Tarih: 13:17, Cuma, Mayıs 9, 2008
Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

Evrensel hukuktan yana mısın, değil misin?

Neler oluyor?

Akşamüstü bir haber, “Soner’in evini polisler basmış.”
Arkasından bir haber daha, “Soner’i gözaltına almışlar.”
“İstanbul’a getiriyorlarmış.”
Ne yapmış Soner böyle evi basılacak, gözaltına alınacak, polis refakatinde İstanbul’a getirilecek?
Bir partinin, “Ergenekon’un evrak dairesini” andıran belgeleri arasında bulunan “Yargıtay krokisiyle” yargıçlara ait “fişleme” kayıtlarını bulup yayınlamış.
Dünyanın her yanında iyi bir gazeteci ne yapacaksa onu yapmış.
Bunun bir suç olduğunu mu düşünüyorsunuz, o zaman çağırır ifadesini alırsınız.
Ev basmalar, gözaltına almalar da ne oluyor?
Darbe hazırlığı mı yaptı Soner, çete mi kurdu?
Biz “darbe hazırlayanların” suçüstü yakalandığını, darbeyle ilgili belgelerin gerçek olduğunu açıkladık.
Bizim medyanın bir bölümü dut yemiş bülbüle döndü.
Nedense bizim medyanın “o bölümünün” darbelerden bir şikâyeti yok.
Biz, “Darbe hazırlıyorlarmış” diyoruz...
O medya da “Uzlaşsınlar” diyor.
Garip bir diyalog.
“Darbe” haberi karşısındaki o müstehcen sessizlikleri, “kimle kimin uzlaşmasını” istediklerini gösteriyor zaten.
Bizim Soner’i gözaltına aldıran “hukuk sistemimizden” de darbecilerle ilgili bir ses duyulmadı.
Darbe yasak olmaktan çıktı mı?
Generallere darbe düzenleme özgürlüğü veren gizli yasalarımız mı bulunuyor?
“Darbe hazırlamışlar, belgesi var” diyoruz.
Bizim “uzlaşma” düşkünü medyada tek satır yok.
Acaba bizim medyada “belgelenmiş bir darbe hazırlığının neden haber değeri bulunmadığını” anlatabilecek biri çıkar mı?
Bir dinlemek isterdim doğrusu buna cevap verebilecek yiğidi.
Ergenekon çetesinin üstüne giden gazetelere “dinci” diyeceksiniz, darbe haberini görmeyeceksiniz, eski bir generalin orduya ait bombaları Ergenekon sanıklarına verdiğine dair itiraflara kulaklarınızı kapatacaksınız ve siz “gazeteci” olarak ortada dolaşacaksınız.
Bu yaptığınızın bir adı var beyler...
Ama onun adı “gazetecilik” değil.
Darbecileri görmezden gelmenin adı da hukuk değil zaten.
Bizim Soner gözaltına alınacak...
Darbecilere “adın nedir” diye bile sorulmayacak.
Bizim de bunları normal karşılamamız beklenecek.
Biz bunları normal karşılamayız.
Bugün ülke olarak Cumhuriyet tarihinin en büyük çetesiyle karşı karşıyayız.
Bu çetenin çok geniş bir ağ oluşturduğu her gün biraz daha ortaya çıkıyor.
Bu Ergenekon çetesini koruyup kollamak isteyen medya, demokrat güçlerin birleşmesini engellemek için “AKP karşıtlığını” Ergenekon yandaşlığına çevirmek istiyor.
Basit bir soru sorun:
Neden AKP karşıtı olduğunuz için korkunç bir çetenin yandaşı olmak zorundasınız?
AKP’ye karşı olun.
AKP’yi eleştirin.
AKP’nin bencil kurnazlığını afişe edin.
Bunları yaparken Ergenekon çetesini ve darbecileri korumanız gerekmiyor.
Bakın, hepimizin hayatın içinde nerede durduğumuzu gösterecek küçük bir soru var:
Evrensel hukuktan yana mısın, değil misin?
Evrensel hukuk... Hani şu gelişmiş ülkelerdeki insanların güven ve özgürlük içinde yaşamalarını sağlayan hukuk anlayışı.
Bundan yanaysanız, çetelere ve darbelere karşısınız.
Halkın seçimine, bu seçim sizi çok üzse de saygılısınız.
Sevmediğiniz partiyi iktidardan düşürmek için siyaseten her şey yapma hakkına sahipsiniz.
Ama o partiyi askerî ya da hukuksal darbeyle yıkamazsınız.
Çünkü eğer yıkarsanız, sadece o partiyi değil, geleceğinizi ve çocuklarınızı güvenceye alacak olan hukuk sistemini de yıkmış olursunuz.
Hukuksuz bir ortamda, silahı olanlar sizi her zaman ezer.
Hukuk ve silah yan yana gelmiyor.
Siyasetin içine silah sokan herkes hukuktan uzaklaşır.
Biz darbecilere karşıyız, çetecilere de karşıyız...
Bunun tek bir nedeni var.
Biz “evrensel hukuktan” yanayız.
Bu ülkedeki bütün insanlar barış ve güven içinde yaşasın istiyoruz.
Biz hukuktan vazgeçmeyiz...
Hukuk olmadığı zaman kaba güç egemen oluyor, silahsız insanlar aşağılanıyor.
Ne kendimizin, ne de halkımızın aşağılanmasına razıyız.
Gözaltına alsanız, suç duyurularında bulunsanız, iftiralar atsanız da bundan vazgeçemeyiz.
Aşağılanmaya razı olmak bize zor geliyor çünkü.

29.03.2008

 

Ahmet ALTAN

 

http://www.taraf.com.tr/Yazar.asp?id=6


Tarih: 19:09, Salı, Nisan 1, 2008 Kategori: YAZILAR
Yorum (3) | Yorum yaz | Bağlantı

Başka halkın çocukları...



Mezun olduğu lise de üniversite de Türkiye’nin en iyi okulları arasında bulunan çok sevdiğim bir arkadaşım aradı geçen sabah.
“Ne zaman dostlarımızla yollarımız bu kadar ayrıldı?” dedi.
Anlamadım önce.
O anlattı.
Lise arkadaşlarının kurduğu bir “mail grubu” varmış. Ulusalcı, faşist görüşler, demokrat görüşlerden çok daha fazlaymış.
“Ne zaman böyle oldu bu insanlar?”
“Halklarıyla karşılaştıklarında,” dedim.
Kravat takmayı beceremeyen, dans edemeyen, eşleriyle lokantaya gitmeyen, yabancı dil konuşamayan, sanattan pek anlamayan, hayatında hiç Brahms dinlememiş, tiyatroya uğramamış bir kalabalık, kendilerine benzeyen siyasi yöneticiler ve kendilerine benzeyen Anadolulu geniş bir sermaye grubuyla ortaya çıkıp da iktidarı ele geçirince...
Bir de İstanbul sermayesine diklenince...
Kendilerini “terbiye” etmeye çalışan yargıyla orduya boyun eğmeyince...
Üstelik de epey “muhafazakâr” olan kültürlerini gemilerinin direğine bayrak gibi çekince...
İyi yetişmiş şehirlilerde bir panik ve öfke patlaması ortaya çıktı.
“Geliyorlar” çığlıkları şehirlerin semalarında yankılandı.
“Kadınlarımızın başlarını örtecekler, lokantalarımızı kapatacaklar, konser salonlarımıza kilit vuracaklar, hayatlarımıza müdahale edecekler, din yönetimi kuracaklar,” telaşı başladı.

Muhafazakârlar da, ilk kez böylesine güçlü bir şekilde ele geçirdikleri iktidarın tadını çıkararak, “aslında yapsak iyi de, biz yapmayacağız herhalde” diye alaycı ve korkutucu bir üslup edinince...
İlişkiler iyice koptu.
Cumhuriyet kurulduğundan beri kendi küçük kozalarında, “halkın” eğitimi, daha iyi yaşaması, daha özgür olması, gelişmesi için parmaklarını kıpırdatmadan yatmış bu şehirli azınlık, iyi örgütlenmiş, arkasında sermaye desteği olan bu “çoğunluk” karşısında ne yapacağını şaşırdı.
Çaresizdiler.


Osmanlı’da da, Cumhuriyet döneminde de ezilmiş, sömürülmüş, damarlarındaki bereketi emilmiş, köylerine, kasabalarına, gecekondularına hapsedilmiş bir kalabalık şimdi zincirlerinden boşanıyor, şehirlilere “sizin hakimiyetiniz bitti” diyordu.
Şehirlilerin çok sevdiği, kültürünü, yaşama biçimini paylaştığı Batı ise bu “gelişmemiş” kalabalığı tutuyordu.
“Demokrasilerde halkın dediği yapılır” diyordu.

Seksen yıl boyunca sadece bir kelime olan “demokrasi” birden somutlaşıyor, etlenip kemikleniyor ve “cahil bir kalabalık” olarak ortaya çıkıyordu.
Şehirliler, kültürünü, giyimini, mutfağını, müziğini sevdikleri Batı’nın felsefesiyle, üretimiyle, sosyal mücadelesiyle hiç ilgilenmediğini anlıyordu.
Ve, inanılmaz neredeyse acıklı bir “ikileme” düşüyordu.
Çok sevdiği Batılılar gibi olmak isterse “demokrasiyi” kabul edecek ve kültürü Batılılara benzemeyen bir “kalabalık” tarafından yönetilecekti.
Ya da Batı’nın kravatını, şarabını, dansını alacak ve diğer “değerlerini” reddedecek ama o zaman da o çok küçümsediği “Ortadoğu ülkelerindeki” ilkel diktatörlüklerden biri olacaktı.
Yaşam tarzı Batılılara hiç benzemeyen “kara kalabalık” ise Batı’nın en gelişmiş değerlerinin temsilciliğini de üstleniyor ve şehirliler bir de Batı tarafından küçümsenen “ilkellere” dönüşüyordu.
Nereye dönseler bir çıkmaza çarpıyorlardı.

Batılı bir yaşam tarzını “Batılılık” sanmak yanılgısını 80 yıl sürdüren Cumhuriyetin şehirli çocuklarının yüzüne hayatın gerçekleri ardı ardına vuruyordu.
Yapay, köksüz, felsefesiz bir Batılılığı “modernlik” sanan dedeleriyle babalarının kefaretini ödemek bu kuşağa düşüyordu.
Halka da, Batılılara da düşman oldular.
“Ordu gelsin, darbe olsun, bu insanların partileri kapatılsın” diye bağırmaya başladılar.

Böyle yaparken, yaşam tarzları yüzünden kendi halklarından, siyasi değerleri yüzünden de çok sevdikleri Batı’dan koptuklarını, yalnızlaştıklarını, herkes tarafından küçümsendiklerini hissetmenin garip utancı da içlerine yerleşiyordu.
Şehirli azınlık bu açmazdan kurtulamaz.
Ne ordu, ne yargı, ne medya kurtaramaz onları.
Bin defa darbe yapsalar, bin defa partileri kapatsalar, bu halk aynı muhafazakâr davranışları, aynı eğitimsiz yaşam biçimiyle geri gelecek.


Eğer Türkiye bir “uzlaşma” arıyorsa o uzlaşma bu noktada, bu iki kesim arasında olacak.
Şehirliler “halkın” iktidarını kabul edecek, “halk” da yüzlerce yıl köylerde hapis kalmanın sonucu pek incelmeye imkân bulamamış yaşam tarzını, sanat beğenisini geliştirmeyi yavaş yavaş şehirlilerden öğrenecek.
Bu arada şehirlilere biraz din, biraz gelenek, biraz “doğallık”, biraz da kendine has bir tadı olan alaturkalık öğretecek.
Şehirlilerin demokratlığı, köylülerin zevkleri gelişecek.
Başka bir uzlaşma yolu yok.
Ve, başka bir yol olmadığını görmek de eski dostlarımızı, “şehirdaşlarımızı”, okul arkadaşlarımızı, aynı yaşam tarzını paylaştığımız “kardeşlerimizi” herkese karşı öfkeli ve düşman kılıyor.
Türkiye, tarihinin en zor ama en gerçek “uzlaşmasını” sürtüşmeler olmadan sağlayamayacak.
Ama, bu nokta aşılacak, herkes gerçeği kaçınılmaz olarak kabul edecek.
Şehirliler, demokrasi içinde şarap içip dans etmenin tadını çıkaracak, gizli korkularından, vicdan azaplarından kurtulacak, doğal ve rahat bir ortamda hayatını sürdürmenin huzurunu hissedecek.
Halk da incelmiş zevklerin hayata daha bir derinlik ve hoşluk kattığını anlayacak.
Dünyanın en güzel ülkesinde barış böyle yaşanacak.
Ve, emin olun o barış bir gün mutlaka gelecek.

28.03.2008 Ahmet Altan



Tarih: 20:36, Saturday, Mart 29, 2008 Kategori: YAZILAR
Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

Günün Sözü-Ömrün Sözü

“Ne kadar az yer, içer, kitap okursan, tiyatroya, dansa, meyhaneye ne kadar az gidersen, ne kadar az düşünür, sever, kuram yaratır, şarkı söyler, resim ve eskrim yaparsan, o kadar fazla sermaye biriktirirsin; mezar böceklerinin ve toprağın yok edemeyeceği hazinen o kadar büyür. Kendin ne kadar azalırsan o kadar çoğa sahip olursun; kendi öz hayatını dile getirmenle dışsallaşmış hayatını dile getirmen ters orantılıdır; yabancılaşmış varlığın gitgide büyür.”

KARL MARX


Tarih: 12:37, Perşembe, Mart 20, 2008 Kategori: YAZILAR
Yorum (3) | Yorum yaz | Bağlantı

8 Mart kutlanmaz !

Sekiz Mart kutlanmaz. Bayram mı bu kutluyorsunuz, sekiz Mart kanın ve canın verilmesinin sembolü; direnmenin bayrağıdır, ancak anılır. Anma da düğün bayram şeklin de, şakıdım şakıdım oynayarak, şarkı türkü söyleyerek değil; direniş ruhuna uygun yapılır.

 

Hasret Birsel

 



Tarih: 14:22, Saturday, Mart 8, 2008 Kategori: YAZILAR
Yorum (4) | Yorum yaz | Bağlantı

CAHİL BİR PAZAR

Geçenlerde şehrin merkezinden ve 'kutsal bilgiden' uzak bir kahvehanede bir sokak filozofuna rastladım. Yalnızca okuma yazması vardı, o kadar. Herkes etrafına oturmuş memleket siyasetiyle ilgili sorular soruyordu. O da her konuyu derdest edip bir köşeye atıyordu. Memleketin meşhur cahiliyle karşılaşınca fırsatı kaçırmadım. Hemen sordum ona Türkiye'nin en derin sorularını. İşte cevapları.
Soru: Erdoğan laik mi?
İşte cevabı: Erdoğan hep ama hep Baykal kadar laikti. O da Baykal gibi, kendi dini görüşlerini, kendi din yorumunu herkese yaymak isterdi.
O da mütevazı bir 'devlet diyanet işleri' ve kendine ait imamları olsun isterdi. Aynı Baykal gibi devletin dini kendi dini olsun arzu ederdi. O da Baykal gibi, kendi dini görüşleri bütün liselerde din dersinde okutulsun hoşuna giderdi.
Bunun ötesini bilmem. Bilemem, çünkü cahilim. Laiklik diye bildiğim, bu memlekette laiklik diye gördüğümdür.
Ama diyorlar ki, bu eskidenmiş, şimdi Erdoğan değişmiş. Artık Baykal gibi değilmiş. Artık bunları istemiyormuş.
Kimileri de diyor ki, takiye yapıyor. Yalan söylüyor. Değişmemiş. Hâlâ tam Baykal kadar laikmiş, ne eksik ne fazla, ama bunu halktan gizliyormuş. Benim aklım buraya kadarına eriyor. Cehalet işte bir yerde tıkanıyor. Siz okumuşlar belki kafamı açarsınız. Allah rızası için bekliyorum.
Soru: Liberaller, İslamcılar, ulusalcılar ve ötekilerin 'ötekisi' kimdir? Biliyor musunuz?
İşte cevabı: Evet, onları biliyorum da, cehalet işte söylediklerini bir türlü anlayamıyorum. Çok ince düşünüyorlar. Ama onlar hakkında bir şeyi çok iyi biliyorum. 'Ama' kelimesini çok seviyorlar. Onların yazılarını okurken 'ama' kelimesine çok sık rastlıyorsunuz. Terazinin bir kefesine bir şey koyduklarında karşı kefesine mutlaka bir 'ama' koymayı ihmal etmiyorlar. Dengeli insanlar. Kantarın topuzunu kaçırmıyorlar. Önce 'ama' diyorlar sonra düşünmeye başlıyorlar. Bu huylarının sürekli muhalif olmaktan kaynaklandığını söylüyorlar.
Askere, muhtıralara, darbelere de karşılar, ama... Ama işte orada 'ama' demek olmadı. Bu kadarını anlıyoruz. Çünkü bu 'ama' raconu fena halde bozdu. Aslında onlar için en güzelini bizim 'libero Kazım' söyledi. Abi, dedi, onların derdi büyük. 27 Nisan penaltısında ters ayakta yakalandılar.
Askerden fena bir gol yediler. Oyuna küstüler.
Topu bir türlü kaleden çıkarıp oyuna devam etmek istemiyorlar. Hatta aralarında topu alıp eve gitmek isteyenler bile var. İşte bu yüzden 'küskünler'. Üzülmesinler bence. Bu memleket neleri unuttu. Bunu da unutur. Ama onlar unutmuyor. Önündeki maçlara bakmıyor. Bu kadar fena durumdalar. Ama dedim ya, zaman her şeyin ilacıdır. Barışırlar, ama...
Soru: İktidarla ittifak hususunda ne düşünüyorsunuz?
İşte cevabı: Bak bu soruyu iyi ki sordun. Kimi diyor, hükümet iktidar. Kimi diyor, hep devlet iktidar. Kimi diyor, aslında asker iktidar.
Kimi diyor, Amerika iktidar. Kimi diyor, çoğunluk iktidar. Kimi diyor, hâlâ azınlık iktidar.
Kimi diyor, yargıçlar iktidar. Kimi diyor, derin devlet iktidar. Kimi diyor, vatan hainleri iktidar.
Kimi diyor, bazen biri, bazen diğeri iktidar. Kimi diyor hepsi birden iktidar. Kimi diyor, uzlaşsınlar, hepsi birden iktidar olsunlar.
Yani bu konuda hiçbir şey düşünemiyorum.
Cehalet işte beceremiyorum.
İktidarı yakalıyorum, ittifakı kaçırıyorum.
İttifakı yakalıyorum, iktidarı kaçırıyorum.
Olmuyor. Bir türlü olmuyor.
Soru: Kuzey Irak konusunda ne düşünüyorsunuz?
İşte cevabı: Şimdi filimlerde görüyoruz. Dünyada iki türlü asker var. Fakir asker ve zengin asker.
Zengin asker Amerikan filmlerindeki asker gibi. İnsan bakmaya doyamıyor. Kapı gibi. Her tarfından pırıl pırıl teçhizat fışkırıyor. Robocop sanki. Bir de fakir asker var. Kavruk, eciş bücüş. Üstü başı dökülüyor. Bizim asker de eskiden böyleydi. Ama şimdi değişti, tarz yaptı, artık çok zengin duruyor. Televizyonda Irak'a girişlerine bakıyorum, Amerikan askerinden, Fransız askerinden hiç eksiği yok, fazlası var.
Artık anladım, zengin asker her yere girer. Yani, dünya senin. Hem de bütün dünya arkanda.
Yalnız zengin asker girdiği yerden çıkmıyor. Zengin ama, bir türlü zengin kalkışı yapmıyor.
Çünkü fakir asker öldür öldür bitmiyor.
Bir de merak ediyorum. Altımızı oyan Amerika, Avrupa, niye şimdi arkamızda?
Arkamızdan mı oyuyorlar yoksa? Ama olmaz, zengin asker zengin askeri oymaz. Hiç oymadı daha.
Artık Türk'ün tek düşmanı kaldı dünyada.
O da PKK. O da yok olursa, sakın düşmansız Türk askerlikten soğumasın. Bundan korkarım. Elbette ordumuz da korkuyordur aynı şeyden

 

H. Gökhan Özgün

 

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=248328


Tarih: 12:42, Pazar, Şubat 24, 2008 Kategori: YAZILAR
Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı

Kamber Ateş nasılsın?

Kamber, 12 Eylül gelince kendini sıkıyönetim mahkemelerinin
karşısında bulmuş, Mamak Askeri Cezaevi'nde davanın Askeri Yargıtay'' daki sonucunu bekleyerek tutukluluk günlerini geçiriyordu.
Tecrit günlerinden birinde Kamber'e bir mektup geldi. Mektupta
deniliyordu ki:

"(...) Önümüzdeki görüşte annen ziyaretine gelecek. Annen sen içeri
düştüğün günden beri; "N'olur, beni oğluma götürün. Dünya gözüyle
oğlumu son bir kez daha göreyim..." diyerek başımızın etini yiyordu.
Kısmet bu görüşeymiş, getiriyoruz..."

Kamber mektubu okudu. Avurtları çökmüş, yüzüne bir hüzün bulutu
kondu. Yanındaki arkadaşına:

"Annem ziyaretime gelecekmiş..." dedi.

Görüşe daha dört gün vardı.

Kamber dört gün önceden mahpus deyimiyle " görüş komasına" girdi. Hep ondan bahsediyor, Türkçe bilmediğinden dem vuruyor, "Allah vere de annem bunca yıl içerisinde konuşacak kadar bir şey öğrenmiş olsa..." diyordu.

Annesi köyde doğup büyümüş, evlenmiş, yaşamı boyunca, zaman zaman babasının peşinde İmranlı'ya "pazar için" inmenin dışında, tek bir kez büyük şehre inmemiş, köyünü dünyası bellemişti. Köyünün dili
neyse, doğaldı ki onunki de o olacaktı...

Ama Mamak görüşlerinde, yavaş sesle konuşmak, el, kol, yüz
hareketleriyle işaretleşmek ve Türkçe'den başka bir dille konuşmak
kesinlikle yasaktı. Yasak herhangı bir biçimde ihlal edildiği anda
görüş kabininin her iki tarafında, giriş kapılarının önünde alıcı kuş
gibi bekleyen görevli askerler, talimatlara uyulmadığını belirterek,
hemen "görüş bitti" diyorlar, tutuklu apar topar, görüşçüsünün
gözleri önünde tartaklanarak alınıp götürülüyordu. Aynı muamele
görüşçüye de yapılarak kapı dışarı ediliyordu.

O uzun, upuzun gelen dört gece akıp gitti ve görüş günü geldi.
Kaldığı B Blok'ta sıcak su olmadığı için, sabahın erken saatlerinde
buz gibi suyla banyosunu yaptı. Traşını oldu. .Sıfır numaraya
vurulmuş saçlarına zulasındaki esanstan birkaç damla sürdü. En temiz elbiselerini giydi. Görüşe hazır hale geldikten sonra birkaç lokma
birşeyler atıştınp, tecrit hücresınin üç buçuk adımlık volta yerine
çıktı. O artık durup dinlenmeksizin üç buçuk adımda bir U dönüşü
yapan düşünceli bir yürüyüştü...

Hoparlörden beşinci kez isimler anons edildiği anda kendi ismini
duydu. Göz bebeklerine yerleşen sevinç ışıltılılarıyla, gardiyanın
açtığı hücre kapısından uçar adımlarla çıkıp annesine koştu...
Kamber yüzündeki özlem yangınıyla görüş kabinine girdi ve karşısında annesini ve kardeşini buldu,

Anne, önündeki tel örgüleri adeta tırmalar gibi ileri atıldı, çığlığı
andıran bir sesle: "Kamber Ateş nasılsın!..." dedi.

"iyiyim, canım annem, iyiyim..."

Kadın silme sevgi kesilen gözlerinden boşalan yaşlarla oğluna
okşarcasına baktı, baktı "Kamber Ateş nasılsın!..." dedi.

"iyiyim, çok iyiyim, siz nasılsınız..."

Kadın sustu, başını önüne eğdi, bekledi. Sonra birden taa oğlunun
gözlerinin içine bakarak sordu "Kamber Ateş nasılsın!..."

" ?! "
Kamber annesinin Türkçe'yi öğrenemediğini anladı. Kardeşi yol boyunca annesine sadece bu üç sözcüğü öğretebilmişti. O da hep aynı cümleyi tekrarlayıp duruyordu, özlemin söze gerek duyduğu bu en yakıcı anda, ana-oğul birbirlerine seslenemiyorlardı, Aralarında "Türkçe konuşacaksın!" emir kipli bir duvar, bir set çekilmişti...

Birbirlerine bakışıp duruyorlar ve anne biraz zaman geçince yeniden:

"Kamber Ateş nasılsın?" diyordu.

Oğlunun gözlerinden yanaklarına doğru, zaptedilmek istenen ama
becerilemeyen, iki damla yaşın süzüldüğünü gördü anne...
Anne gözlerine en şefkatli duruşu, sesine en yumuşak tonuyla :
"KamberAteş nasılsın!..." diyecekti.

Bunun anlamı: "Oğlum, sağlığın yerinde mi, bir derdin sıkıntın var
mı, karnın doyuyor mu, sırtın pek mi, herhangi bir şey istiyor musun,
çamaşır göndereyim mi, kışlık çorap öreyim mi?..." demekti.
Yanıtı oğlunun gözlerinden alacak:
"Demek iç çamaşırı ve yün çorap istiyorsun, hay hay canım oğlum."
Diyecekti içinden..

Anne çınar yüzüne dededen atadan kalma kuşkulu ifadeyi takınacak,
gizemli bir tavra bürünecek, merak dolu gözlerle oğlunun ve
kendisinin başucunda copla bekleyen askerlere bakacak, titrek bir
sesle:

"Kamber Ateş nasılsın!..."

Bunun anlamı:" Burada zulüm çokmuş oğlum, dışarıda hep duyuyoruz, doğru mu? " demekti. Yanıtı yine oğlunun gözlerinden alacaktı.

"Görüş bitti!" anlamına gelen düdüğün tiz sesi duyuldu.

Anne, "Hoşçakal canım yavrum..." anlamına gelecek şekilde, sayısız
kez kullandığı o tek cümleyi, el sallarken bir kez daha
yineledi: "Kamber ateş nasılsın!..."

Ve gittiler...

Görüş sonrası Kamber bir sevinç seli gibi düştü hücresine.
Arkadaşı:
"Gelen annen miydi?" diye sordu.
"Evet" anlamında başını salladı.Arkadaşı endişe dolu bir ifadeyle:
"Herhangı bir aksilik çıkmadan görüşebildiniz mi?" dedi.
"Hem de nasıl!..."
Arkadaşı sevinçle kolunu tutu ve sordu:
" Neler konuştunuz?..."

Kamber annesinin şakıyan gözlerini anımsadı, ışıltılı gözlerle
arkadaşına baktı. Yanıt vermedi ama arkadaşı anladı, şaşkınlık dolu
bir yüz ifadesiyle kendi kendine mınldandı: "Kamber'in gözleri
konuşuyor!..."

"Evet, neler konuştunuz?" sorusuna, Kamber'in gözleri:

"Neleer, neleer!..."diyordu...

Kamber Ateş-Ruşen Sümbüloğlu


Tarih: 10:41, Perşembe, Şubat 21, 2008 Kategori: YAZILAR
Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı

Bedava üniversite ezberi

Yeni YÖK Başkanı'nın araştırma görevlilerini maaşlı yerine burslu yapma önerisi ne kadar yanlışsa, kamu üniversitelerini paralı yapma önerisi de o kadar doğru.
Çünkü, ilk duyuşta çelişkili gibi gelir ama, üniversite paralı yapılmazsa yoksul öğrenciler hiç okuyamaz olacak. Ayrıca, hoca kalmayacak. Hemen anlatayım. Yalnız, dikkat: Kimi zaman olduğu, örneğin "K. Irak'ta dağı taşı havadan ufalasınlar, belki ufunetimiz biraz iner"de (Rad. İki, 28.10.07) yapıldığı gibi ne dediğimi hiç anlamadan, yazıyı bile tam okumadan karşı çıkacak dost ezbercileri hiç kaale almayacağımı başından belirteyim.

Hangi koşullarla?
Önce, "olmazsa olmaz" iki koşul:
1) Üniversite paralı olur, ama her ihtiyacı olup talep eden ("her isteyen" değil!) dört yıl burs alır.
İlkede anlaşalım, ayrıntılar kolay: Bursun miktarı ailenin gelir basamağına göre saptanabilir. Hiç gücü olmayan ailenin çocuğuna ay sonunu sıkıntısız getirecek kadar verilir. Bu para öğrenci mezun olup işe başladıktan sonra tahsile başlanır. Maaşına göre taksitlerle. Faizsiz olabilir. Gerekirse, bu bursun sadece bir bölümü (yarısı?) geri istenebilir. Burs istemeyen veya burs almak için geliri yeterince düşük olmayanlar yine belli basamaklara göre ücret öderler.
2) Toplanan paralara "bütçenin adem-i tahsis prensibi" uygulanmaz. Yani para üniversitelere tahsis edilir.
(Adem-i tahsis, temel bütçe ilkesidir. Devletin bütün gelirlerinin, belirli hizmetlere tahsis edilmeyip, doğrudan doğruya Hazine'ye gelir yazılıp oradan dağıtılması demektir. Çünkü aksi halde Nişantaşı'ndaki butiklerden toplanan vergiler yine Nişantaşı'na harcanır).

Niye paralı ve tahsisli?
Çünkü şu anda zaten okuyamayan yoksul ve yetenekli aile çocuğu gücü olanların ödediği ile okuyabilecek. Dört yıl kızım için ödemediğim parayla kim bilir kaç yetenekli ve yoksul öğrenci okurdu.
Çünkü, bursunun kesilmesini veya borcunun artmasını istemeyen öğrenci dersine çalışacak ve üniversitenin kıymetini bilecek.
Çünkü, itiraf edelim: Bugün çocukların ciddi bir oranı ÖSYM'ye kafasındaki mesleği edinmek için değil, o vahim "Şimdi ne yapıyorsun" sorusuna "Okuyorum!" diyebilmek için giriyor. Aileler de "Üniversiteye gidiyor teyzesi, maşallah!" diyebilmek istiyor. Bu "mahalle baskısı" altındaki öğrenciler yüksek meslek okullarına gidince diğerleri daha iyi eğitim görecek.
Çünkü, ihtiyaç duyulan dalların bursunu yüksek tutmak yöntemiyle diplomalı işsiz sayısı azaltılabilecek.
Çünkü, haberiniz olsun, bu maaş farkı varken yakında kamu üniversitelerinde bir avuç değerli idealist ve bir sürü yeteneksiz dışında kimse kalmayacak. Herkes özel üniversitelere kaçıyor. Tahsis prensibi sayesinde öğrenciler gibi hocaların da eline daha fazla para geçecek ve bu kanama duracak. Bedava kalsın derken üniversite kalmıyor yâ hû! Engels'in Anti-Dühring'de sözünü ettiği "devletin sönüp gitmesi" olmadı, üniversitenin ise olacak.
Çünkü, bu bağlantıyı pek kimsenin kurduğunu sanmıyorum ama, yoksul (ve muhafazakâr) aileler çocuklarını yanlarında ucuza okutmak için mezrada bile üniversite açtırıyor. Açılınca da üniversite kavramı zıvanadan çıkıyor. Doğduğun kasabada kalırsan (köylü kalsan yine iyi,) kasabalı kalırsın; büyük kentte okuyacaksın ki yontulasın. Bir İzmirli olarak benim Ankara'da yontulduğum gibi. Kasaba, bütün dünyada, dünyaya en uzak yerdir. Ben bunu uzun yıllar önce yazmıştım:

Bendeniz alışığım
YÖK Yasası çıkmak üzereydi. Mülkiye'de doktoralı asistanım. 17 Eylül 1981 günü Cumhuriyet'te "Temel Yanlışlık" başlıklı bir yazı yayınladım (o zamanlar Cumhuriyet kabil-i hitap bir gazeteydi). Özü şuydu: "İnsanın Adem'le Havva'dan geldiğine inanan ortamda üniversite açılmaz. Kızlı-erkekli gidip bira içilemeyen yerde üniversite açarsan köy çağdaşlaşmaz, üniversite köylüleşir. 'Üniversite ancak büyük kentlerde açılır'".
Öyle olmadı mı? 12 Eylülcüler her mezrada bir üniversite açtılar (devam ediyor!). Bunların başına (Allah'ın emri!) tarikatçılar çöreklendi. Başladılar kendileri gibi "asistan" yetiştirmeye. Telaşlanan "dövlet" temizlik için "biyolojik arıtma"ya girişti yani Turancıları veya emekli paşaları getirip onları tasfiye etti. Şimdi üniversitenin en büyük dertlerinden biri rektörler: Bir kısmı tarikatçı, bir kısmı diktatör, bir kısmı ikisi birden. Var temizle. Bu noktaya birazdan döneceğim. Devam edeyim:
Yazıyı okuyan tüm çevrem üstüme geldi: "Sen bilimin halka götürülmesine nasıl laf edersin! 'Sen ne biçim sosyalistsin!'".
Uzun yıllar geçti, biri bir kokteylde geldi, açıldı: "Sana o yazı nedeniyle az küfretmemiştik ama, bir süre sonra halk Trabzon'u bize dar etti. O zaman anladık". Bu profesör arkadaş o sırada başka (ve daha "medeni") bir Anadolu üniversitesinde üst düzey yöneticiydi; biraz sonra oradan da attılar. Dekanıyla, rektörüyle, rektör yardımcılarıyla, hepsini.
Bugün sizler de kalayı basacaksınız. Canınız sağolsun. Yapmasanız şaşardım, çünkü "parasız üniversite" ezberi en zorlu ezberlerdendir. Ancak yıllar sonra "gelir açılırsınız". O tarihte hâlâ hayattaysam. Değilsem, arkamdan yazın da sevineyim.

"Tanrım beni baştan yarat"
Aslında, üniversite paralı olmakla falan da kurtulamaz. En baştan kuracaksın.
1) Önce, gelişmiş-az gelişmiş diye ikiye ayıracaksın. Birincilere tam özerklik vereceksin, ikincileri "Bir rektör, bir sekreter, bir tabela"dan kurtulana kadar bilimsel bir kurumun vesayetine alacaksın. Çünkü buraları aşiret ve cemaat ilişkileri yönetir; asistanlık için başvur da gör. Zaten bu ikinciler şimdi de bir miktar vesayette: Lisansüstü yasak; asistanlarını gelişmiş üniversitelere yollamak zorundalar ("35. madde asistanları").
2) Sonra, her üniversiteyi en az 3'e ayıracaksın: a) Sağlık bilimleri; b) Doğa bilimleri ve mühendislik; c) Sosyal bilimler. Bu üçüncü kategorinin diğer ikisinden çektiği Marmara'ya cacık olmuştur. Bir tarihte Mülkiye'de benim "Milliyetçilik ve Azınlıklar"dersimin adına bir de "Küreselleşme" ekleyelim dedik, mecburen Senato'dan geçmesi lazım, bizim dekan telaşlandı. Çünkü bunların çoğu "azınlık" diye duydu mu ossaat "Vatansatan!" diye replik veren cinsten. Neyse, bizim dekan sözü dinlenir cinstendi de, geçebildi. Benim Senato'ya girip "Keneden Geçen Hastalıklar" dersinin adına itiraz ettiğimi bir düşününüz.
"Bir tek Allahları bir" bu üç kategori için farklı rektör ve senato getirecek, farklı yasa çıkartacaksın. Tabii, rektörlerin (hâşâ huzurdan) Allah durumundan çıkarılmasından, fakültelere tekrar tüzel kişilik verilmesinden falan bahsetmeye gerek görmüyorum.
Şimdiye kadar üniversite, tüm YÖK başkanları karşısında dut yemiş bülbül kesilip el pençe divan durmuştu. Şimdi gençleri Sümeroloji yerine yüksek meslek okullarına yönlendirerek kısa yoldan üretici yapacak ve üniversiteleri ferahlatacak bir öneri gelince, başkan AKP tarafından atanmıştır diye aniden bülbülleşti.
CHP Sendromudur. İbretle seyrediyorum.

 

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=7871


Tarih: 13:07, Perşembe, Ocak 17, 2008 Kategori: YAZILAR
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

Siuların yanındamısınız yoksa vatan bölünmez mi diyeceksiniz ?

Siyular 150 yıl sonra başkaldırdı

Oturan Boğa ve Çılgın At gibi büyük şeflerin kabilesi Siyuların lideri, 150 yıl önce atalarının ABD ile imzaladığı anlaşmaları feshettiklerini açıkladı; "Bize katılmak isteyenlere pasaport ve ehliyet vereceğiz" dedi.

WASHINGTON - Amerika kıtasındaki Lakota kabilesi (Siyular) 150 yıl önce atalarının ABD ile imzaladığı anlaşmaları feshetti; "İsteyen bize katılmakta özgür" duyurusu yaptı.

Oturan Boğa (Sitting Bull) ve Çılgın At (Crazy Horse) gibi büyük kabile şeflerinin mensup olduğu Lakota kabilesinin temsilcisi Russel Means, Washington?da düzenlediği basın toplantısında, "Biz artık ABD vatandaşı değiliz ve bizim toprağımızın yer aldığı 5 eyalette yaşamak isteyenler bize katılmakta özgürler" dedi.

Means, Amerikan vatandaşlığından çıkmaları halinde kendi topraklarında yaşayanlara pasaport ve ehliyet vereceklerini de söyledi.

Lakota kabilesi yetkililerinden oluşan bir heyet hafta başında ABD Dışişleri Bakanlığına gönderdikleri mesajda, Amerikan Federal Hükümetiyle bazıları 150 yıl kadar önce imzalanan anlaşmalardan tek taraflı olarak çekildiklerini açıklamıştı.

Kabile yetkilileri, anlaşmaları, "değersiz bir kağıt parçasındaki değersiz sözler" olarak niteliyor ve bu anlaşmaların kendi kültürlerini, geleneklerini ve topraklarını çalmak için defalarda ihlal edildiğini söylüyor.

Yerlilerin davasının savunucularından olan ve 1977'de yerli haklarının ele alındığı uluslararası bir konferansı düzenlenmesine öncülük eden Phyllis Young da, ABD ile 33 anlaşma imzaladıklarını ve bu anlaşmalara uyulmadığını belirtiyor.

http://www.ntvmsnbc.com/news/430195.asp


Tarih: 13:16, Perşembe, Aralık 20, 2007 Kategori: YAZILAR
Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı

<- Son Sayfa | Sonraki Sayfa ->

Powered by counter.bloke.com
PageRank
Get Your Own Real Time Visitor Map!